Annem ve babam bu haftasonu değişiklik olması ve biraz da kendilerine zaman harcamış olmak için Yalova'ya gittiler. Evin iki gün boş kalacak olması beraberinde çok çeşitli cumartesi akşamı planlarını da getirdi tabi ki. Böyle bir fırsat çok sık karışımıza çıkmayacağı için kardeşim ve ben cumartesi gecesi (yani dün) için dışarı bile çıkmayı reddederek evde planlar yapmaya başladık.
Bu sabah -sabah dediğim saat 2 civarı- annem ne yapıyoruz diye merak edip bizi aradı, öyle bir konuştuk ve ben onların ne yaptıklarını sordum. Yalovada küçük bir ilçe olan Çınarcık'taki Termal'delermiş. Üzerine bir de doğa manzarasına karşı sahlep içiyorlarmış. Telefonu kapatırken gözlerimin dolduğunu fark ettim.
O kadar uzun süredir ağaçlarla dolu bir parkta yürümedim, o kadar uzun süredir çimlerde çıplak ayak yürümedim ki neredeyse toprağın kokusunu bile unuttum. Hayat, biz otobanda 140 km hızla sürerken yandan hızla geçen evler kadar hızlı geçip giderken, o kadar büyük bir kısmı şehrin gürültüsü, trafiği, pisliği ve stresiyle geçiyor ki... Hayatın rutinlerinden arta kalan zaman malesef ya insanın kendini kapattığı evine, televizyon ve internetine ya da dışarıda içilen bir kahveye/içkiye ayrılıyor.
Bu tam olarak bizlerin suçu değil bence. Çoğu zaman doğa ile başbaşa kalmayı istesek de böyle bir imkanımız olmuyor. Örneğin şu an ben yeşil bir alanda biraz vakit geçirmek, çimlerin üzerine uzanıp kitabımı okumak, birkaç çiçek koklamak ve hatta karıncaların, böceklerin istilasına uğrayıp doğayla biraz başbaşa vakit geçirmek istesem gidecek bir yer bulamam. İstanbul'un orta yerinde, doğa ile biraz vakit geçirmek istediğinizi düşünün. Nereye giderdiniz?
Bir kaç saat araba yolculuğu yaptıktan sonra Ağva ya da Polonezköy gibi alternatifler mevcut olsa da İstanbul trafiğinde çekeceğim sinir strese değmez der vazgeçersiniz. Halbuki şöyle şehrin ortasında, insana şehirde olduğunu unutturacak, içinde yürüyüş parkurları, banklar, çeşmeler, geniş ağaçlık alanlar hatta belki birkaç küçük çay bahçesi olan kocaman bir park olsa... Yapay çiçekler ve ağaçlarla dolu, hatta yapay kuş sesleriyle süslenmiş Rezidansların lüks havuzlu bahçelerinden bahsetmiyorum. Ağaçlardan meyveler koparıp yiyebileceğimiz, çocukların üzerinde saatlerce oynayıp üstlerini başlarını kirletecekleri 'gerçek' topraktan ve kokusuyla yüzünüze küçük bir gülümseme yerleştirebilecek olan çiçeklerden bahsediyorum.
'İstanbul gibi kalabalık, trafiğin yoğun olduğu bir şehirde o kadar yer nerde, olacak iş mi?' demeyin. Çünkü olacak iş. Dünyanın en büyük metropollerinden, en kalabalık şehirlerinden biri New York'ta Manhattan'ın orta yerinde 3.5 kilometrekarelik bir alan sadece Central Park'a ayrılabiliyor. Berlin'in merkezinden trene binip, on beş-yirmi dakikada ulaşabileceğiniz ve sanki medeniyetten tamamen uzak bir ormana gelmişsiniz gibi hissettiren şehir parkları var. Hatta trene bile binmeye gerek yok, şehrin orta yerinde yürürken biraz yorulunca oturup birkaç dakika geçirebileceğiniz 10'dan fazla park mevcut.
Keşke buralarda olduğu gibi İstanbul'da da yeşil alanlar daha fazla olsa. İstanbul'u bir kenara koyalım, Bursalı biri olarak Bursa'da bile hiç yeşil alan bulamamak gerçekten içimi acıtıyor. Halbuki Türk insanının rahatlamaya, kafasını boşaltmaya, televizyondaki saçma sapan programlardan uzak durmaya o kadar çok ihtiyacı var ki...
Dün kardeşimle annemler evde olmayacağı için, biz de evde küçük bir parti verecek olduğumuz için seviniyordum. Şu anda evde kalmış olduğuma üzülüyorum. Keşke ben de annemler 'isterseniz siz de gelin' dediklerinde gitmiş olsaydım. Hatta kardeşim de gelmiş olsaydı da şu anda dün gece içtiği şarap yüzünden midesi bulanarak arka odada yatmıyor olsaydı.
