25 Mayıs 2010 Salı

Karizmatik İnsanlar


Hayatta en sinir olduğum insan tipi her şeyi eleştiren, hiçbir şeyden memnun olmayan ve hiçbir şekilde mutlu edemeyeceğiniz
insan tipidir. 'Bunlardan' dünyanın neresinde olursam olayım hep uzak durmaya çalışırım. Şimdi neden böyle birden sinirlendim,
birden celallendim, hatta neredeyse aylardır yazmayı bıraktığım bloguma dönüp nefretimi kusmaya başladım diye düşündüm de...
Facebook'ta bi arkadaşımın, bir başkasının paylaştığı videonun altına yaptığı yorumlardan dolayı sanırım.
Çocukçağız, güzel güzel Facebook'ta vakit geçirmiş, belli ki video izlemeyi, paylaşmayı seviyor. 3-4 tane video paylaşmış. Bunlardan
biri de bir rock grubunun popüler bir şarkısının klibi.
Şimdi bunun altına bu gıcık, kendini beğenmiş, kendince 'cool' insan gelmiş, yine kendince takındığı karizmatik tavırla başlamış eleştirmeye,
çocuğu ve paylaşımlarını ezmeye. Ama bunu öyle sinirli veya kavgacı bir modda değil, best model of the world seçilmiş playboy
edasıyla yapma çabalarında.

'Yaa abi, bıkmadın mı bu videoları paylaşmaktan yeeaa, bu ne abiiee? Ezik misin, mal mısın oluum?'
'Öff bunların modası geçeli yıl oldu yeaa, nerde yaşıyosunuz siz?'
'Ya var ya bu Türk insanı tam odun ya, moron moron abi bunlardan bi ... olmaz.'
'Ya o okunur mu off..., bu izlenir mi ıyy..., oraya gidilir mi üff..., bu yapılır mı aaa...'

Bunlar işte bu negatiflikleri ve sürekli etraftaki her şeyin kötü yanlarını görebilme yetenekleriyle (ya da kötü bir şey görmeseler de, eleştireyim
de karizma yapayım düşünceleriyle) insanı sinir ederler. Hiçbir şeyden memnun olmaz, gerçekten beğendikleri, etkilendikleri bir şeyler
olsa da 'cool'luklarını bozup, 'müthiş', 'süper', 'mükemmel' gibi kelimelerle duygularını, beğenilerini ifade etmezler. Bunlar, partilerde
dans etmez, karaokelerde şarkı söylemez, düğünlerde oynamaz/halay çekmezler. İnsanlar konuşurken onların gözlerine bakmazlar,
ya uzaklara bakıp ciddi pozlar verir, ya telefonlarıyla uğraşır, ya da alaycı ve küçümseyici bir şekilde gülümserler. Bunların hayran oldukları
insanlar/nesneler yoktur, olamaz. Zaten kendilerinden başka kimse zeki, cool, muhteşem değildir ki kime hayran olacaklar? Tabi bir de
çoğu zaman şikayet etmek ve eleştirmekten bir şeyleri sevecek, en azından beğenecek zamanları yoktur.

İşte bu tip insanlar da gelir benim gibi ota boka gülen, azıcık güneş görünce 3 gün hiç uyumadan gezip tozabilecek enerjiyi kendinde
bulabilen, etrafında sürekli insan olsun da muhabbet etsin, konuşsun, paylaşsın isteyen
bir insanı böyle sinirlendirir, içine kapatır, şikayet ettirmeye başlarlar. Hatta oturup 2 sayfa onlar gibi şikayet ettiğim bir yazıyı bile
yazdırırlar bana.

Neyse, benim sinirim bozuldu. Ben bu gece çıkıp biraz sosyalleşeyim bence. Gidip biraz geyik yapıp, güleyim. Facebook'tan da biraz
uzak durayım.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Facebook ve Ben

Bu aralar Amerika hazırlıklarına başlamak için işten ayrılmamdan ve aslında ‘Amerika hazırlığı’ dediğim şeyin en fazla 3-4 saat sürecek bir valiz hazırlamadan ibaret olmasından dolayı fazlaca bol vaktim vardı. Ben de her sorumluluk sahibi Türk genci gibi bu boş vaktimi Facebook’ta gereğinden fazla takılarak değerlendirme yolunu seçtim.

Sanırım bu sürede sevgili filozofumuz Platon’un ‘devlet’ kavramı üzerine düşündüğünden daha çok, Facebook üzerine düşündüm. Kendimce Facebook’u ‘iyi’ ya da ‘kötü’ diye etiketlemeye çalıştım. Ama ürettikleri teorilerin doğruluğunu araştırırken, yeni yeni şeyler bulan teorisyenler gibi ben de kendimle ilgili bir gerçeği keşfettim. Bunu fark etmem de Facebook sayesinde oldu.

Ben sanırım birden fazla kişilikliydim.

İşe girdiğim ilk haftalar ofiste belli bir saygınlık kazanmaya ve ciddi bir çalışan imajı çizmeye çalışırken bayağı çaba harcamıştım. Genel müdürümle aram çok iyiydi. Hatta kendisi de politikayla ilgilendiğinden ara ara böyle uzun siyaset sohbetlerine girerdik. Birbirimizi Facebook’tan bile ekledik.

O gün 60 darbesinden Berlin Duvarı’nın yıkılışına, kapitalist ekonomiden Avrupa birliğine kadar konuşmuştuk. Ben adeta ciddi ama kendinden emin gülümsemesi yüzünden eksik olmayan otoriter bir spiker edasıyla tartışıyordum genel müdürle.

Gel gör ki aynı akşam ‘çok sevgili’ bir arkadaşım gitti de beni iki tane şempanzenin dişlerini göstere göstere güldükleri bir fotoğrafa tagledi. Şempanzelerden biri sarışın bir kadının sağ göğsünü sıkıyordu. İşte tam de o şempanzeydim ben.

Aslında fotoğraf hoşuma gitti hatta güldüm de. Ama sonra hemen ofisten kimse görmesin diye (neredeyse herkes arkadaş listemde ekliydi) tagimi kaldırdım fotoğraftan.

Bazen böyle üniversiteden hocalarım, ofisten insanlar falan bazı aktivitelere davet gönderiyorlardı. İşte ne bileyim, ‘kariyer hedeflerini belirle’ konferansı, ‘kişisel mükemmellik, yaşam koçluğu, liderlik kursları’, paneller, eğitimler vs.

Ama her ne kadar ‘kişisel mükemmellik’ sertifika programına ‘attending’ yapsam da ardından ‘her gün bir yeni apaçi’ grubuna üye olmamak için kendimi zor tutuyordum. Hala da üye olamadım zaten=)

Apaçilere karşı merakımı geçtim, ‘haydi durduk yere 1 milyon kişi olalım’ grubuna üye olarak da boş işlerin insanı olduğumu tüm Facebook alemine ilan ettim. Hadi şimdi kişisel mükemmellik programına davet et..

Okuldayken hocalarıma karşı ‘başarılı, sosyal, aktif öğrenci’ profilini çizmiş olan ben, bazen hala ‘ben zaten içince 1.000.000 kişi olabiliyorum’ grubuna üyeliğimi hocalarımın görüp görmediğini merak ediyorum. Bazen gruptan çıksam mı acaba diye düşünüyorum ama ardından iç sesim ‘bu sensin, kendini değiştirmemelisin’ diyor.

Bir gün yine böyle ofiste konuşurken Facebook konusu açıldı. Ben de geçen günkü şempanze olayı belki görülmüştür diye hemen kendimi aklamaya çalıştım. ‘Hıı evet ben zaten pek Facebook’a girmem, öyle mesajlara bakıp çıkarım işte ehe ehe’ diye bir cümle sarf ettim.

Aynı akşam, liseden bir arkadaşım takipçilerini belirlemiş ve tahmin edin birinci sırada kim var? Evet. Facebook’ta takılmayı geç, bir de birilerinin 1 numaralı takipçisi bile olmuşum. (Ha o takipçi olayının ne büyük bir kandırmaca olduğuna başka bir zaman değineceğim.)

O gün ofiste söylediğim şeyi de bir güzel yuttum. O sinirle Home Page’teki her paylaşıma verip veriştirirken, biraz güleyim diye başlığında ‘gülmek garanti’, ‘kopacaksınız ha ha ha haaaa :D:D’ falan yazan videoları izleyeyim dedim.

Bu videolarda da en komik olanın gitar çalan bir köpek videosu olduğunu görünce dayanamadım. Status’uma bu tür videoları komik diye paylaşan insanları ezen, saldırgan bir ileti yazdım. Çok geçmeden baktım yengem tam da bahsettiğim türde bir video paylaşmış. Hayır şimdi iletiyi silsen bir türlü, silmesen bir türlü..

En son artık sanal ortamda da var olan sosyal yapıların, mahalle baskısının da farkına varıp, hepsine ‘amaaaaan screw them up yaa’ dedim. İstediğim gibi takılırım artık dedim.

Sonra şöyle bir olay oldu:

Okuldan arkadaşın biri yine okulda staj yaparken çekilmiş bir fotoğrafımızı eklemiş. Altına şu tarz laubali bir yorum yaptım.

‘yeeeaaaa hacı yeeaa koymasana şu staj fotoğraflarını, o lanet staj günlerini hatırlatma adama hayret bişey beeeeee hasta mısın nesin?’..

Arkadaş da altına güzel küfürlü müfürlü bir yorum yapmış. Biz orda gayet yılışık bir geyik çevirirken, bizim stajdaki hocalardan birinin yorumu düştü birden Facebook semalarındaki aynı fotoğrafın altına:

-Baharcığım, nasılsın? Umarım hayatında her şey çok iyi gidiyordur. Mezun olduktan sonra hayat daha da zormuş değil mi? (Ehe) Bizleri haberdar et kendinden, çok öpüyorum.

Bu yorumu gördüğüm anda yaptığım ilk iş yukarıda yaptığım o iki yılışık, rezil yorumu 1 milisaniyede silip şu yorumu yazmak oldu.

-Merhabalar hocam, iyiyim. Umarım siz de iyisinizdir. İstanbul’daki staj günlerimi ve sizleri çok özlüyorum. İstanbul’a geldiğimde mutlaka uğrayacağım. Kendinize iyi bakın.

21 Mart 2010 Pazar

İnsan vs. Şemsiye

Ya şemsiyeler ne kadar garip, değil mi?

Sanki hayatlarından hiç memnun değiller. Bana hep sırf para kazanmak için bir işte çalışan, ofiste saatin 5 olmasını beklerken her dakika başı saatine bakan o isteksiz insanları hatırlatıyorlar. Buna karar vermem de şöyle oldu.

Baktım bu kış boyunca tam 6 tane şemsiye kaybetmişim. Ya oralarda buralarda bırakıyorum, ya da kendi mi kaçıyor kurtuluyor elimden bir yerlerde anlamıyorum. Ama sorun bende değilmiş. Dün bir arkadaşımla bu konu üzerine dertleşirken, aynı şeyin her baharda onun da başına geldiğini öğrendim. İşte o zaman bunun şemsiyelerden kaynaklanan bir durum olduğuna karar verdim.

Hayır, İstiklal Caddesi'nde ilk yağmur damlası yere düştüğü anda ortaya çıkıp amip gibi çoğalan şemsiyeci adamları zengin ettim, ona yanıyorum. En sonunda bana şu kafaya takılan şemsiye mi şapka mı ne olduğu belli olmayan Çin teknolojisinin son ürünü aleti aldıracaklar.

Bu kadar mutsuzsanız yaptığınız işten, bu kadar kaçıp kurtulmak istiyorsanız insanlardan söyleyin canım. Biz de yağmurlu havalarda dışarı çıkmayız olur biter.



14 Şubat 2010 Pazar

Doğa'yı Özlemek



Annem ve babam bu haftasonu değişiklik olması ve biraz da kendilerine zaman harcamış olmak için Yalova'ya gittiler. Evin iki gün boş kalacak olması beraberinde çok çeşitli cumartesi akşamı planlarını da getirdi tabi ki. Böyle bir fırsat çok sık karışımıza çıkmayacağı için kardeşim ve ben cumartesi gecesi (yani dün) için dışarı bile çıkmayı reddederek evde planlar yapmaya başladık.

Bu sabah -sabah dediğim saat 2 civarı- annem ne yapıyoruz diye merak edip bizi aradı, öyle bir konuştuk ve ben onların ne yaptıklarını sordum. Yalovada küçük bir ilçe olan Çınarcık'taki Termal'delermiş. Üzerine bir de doğa manzarasına karşı sahlep içiyorlarmış. Telefonu kapatırken gözlerimin dolduğunu fark ettim.

O kadar uzun süredir ağaçlarla dolu bir parkta yürümedim, o kadar uzun süredir çimlerde çıplak ayak yürümedim ki neredeyse toprağın kokusunu bile unuttum. Hayat, biz otobanda 140 km hızla sürerken yandan hızla geçen evler kadar hızlı geçip giderken, o kadar büyük bir kısmı şehrin gürültüsü, trafiği, pisliği ve stresiyle geçiyor ki... Hayatın rutinlerinden arta kalan zaman malesef ya insanın kendini kapattığı evine, televizyon ve internetine ya da dışarıda içilen bir kahveye/içkiye ayrılıyor.

Bu tam olarak bizlerin suçu değil bence. Çoğu zaman doğa ile başbaşa kalmayı istesek de böyle bir imkanımız olmuyor. Örneğin şu an ben yeşil bir alanda biraz vakit geçirmek, çimlerin üzerine uzanıp kitabımı okumak, birkaç çiçek koklamak ve hatta karıncaların, böceklerin istilasına uğrayıp doğayla biraz başbaşa vakit geçirmek istesem gidecek bir yer bulamam. İstanbul'un orta yerinde, doğa ile biraz vakit geçirmek istediğinizi düşünün. Nereye giderdiniz?

Bir kaç saat araba yolculuğu yaptıktan sonra Ağva ya da Polonezköy gibi alternatifler mevcut olsa da İstanbul trafiğinde çekeceğim sinir strese değmez der vazgeçersiniz. Halbuki şöyle şehrin ortasında, insana şehirde olduğunu unutturacak, içinde yürüyüş parkurları, banklar, çeşmeler, geniş ağaçlık alanlar hatta belki birkaç küçük çay bahçesi olan kocaman bir park olsa... Yapay çiçekler ve ağaçlarla dolu, hatta yapay kuş sesleriyle süslenmiş Rezidansların lüks havuzlu bahçelerinden bahsetmiyorum. Ağaçlardan meyveler koparıp yiyebileceğimiz, çocukların üzerinde saatlerce oynayıp üstlerini başlarını kirletecekleri 'gerçek' topraktan ve kokusuyla yüzünüze küçük bir gülümseme yerleştirebilecek olan çiçeklerden bahsediyorum.

'İstanbul gibi kalabalık, trafiğin yoğun olduğu bir şehirde o kadar yer nerde, olacak iş mi?' demeyin. Çünkü olacak iş. Dünyanın en büyük metropollerinden, en kalabalık şehirlerinden biri New York'ta Manhattan'ın orta yerinde 3.5 kilometrekarelik bir alan sadece Central Park'a ayrılabiliyor. Berlin'in merkezinden trene binip, on beş-yirmi dakikada ulaşabileceğiniz ve sanki medeniyetten tamamen uzak bir ormana gelmişsiniz gibi hissettiren şehir parkları var. Hatta trene bile binmeye gerek yok, şehrin orta yerinde yürürken biraz yorulunca oturup birkaç dakika geçirebileceğiniz 10'dan fazla park mevcut.

Keşke buralarda olduğu gibi İstanbul'da da yeşil alanlar daha fazla olsa. İstanbul'u bir kenara koyalım, Bursalı biri olarak Bursa'da bile hiç yeşil alan bulamamak gerçekten içimi acıtıyor. Halbuki Türk insanının rahatlamaya, kafasını boşaltmaya, televizyondaki saçma sapan programlardan uzak durmaya o kadar çok ihtiyacı var ki...

Dün kardeşimle annemler evde olmayacağı için, biz de evde küçük bir parti verecek olduğumuz için seviniyordum. Şu anda evde kalmış olduğuma üzülüyorum. Keşke ben de annemler 'isterseniz siz de gelin' dediklerinde gitmiş olsaydım. Hatta kardeşim de gelmiş olsaydı da şu anda dün gece içtiği şarap yüzünden midesi bulanarak arka odada yatmıyor olsaydı.

10 Şubat 2010 Çarşamba

Dumanlı Hava Sahası


Şu AKP iktidara geldi geleli getirdiği tek bir şeye 'helal olsun' dedim. O da Sağlık Bakanlığı'nca başlatılan sigara karşıtı kampanyaydı. 'Dumansız Hava Sahası'. Ancak bugün karar verdim ki bu, amacı yüzde yüz dumansız havası yaratmak olan ama yüzde elli bile başarılı olamamış bir kampanyadır. En azından benim için öyle.

Sigara içmeyen biri olarak hala bir barda birkaç saat geçirdikten sonra saçlarıma sigara kokusu sinmiş bir şekilde oradan ayrılıyorsam, bence bütün olay kapalı yer işleten ve bahçesi, terası, dışarıda oturma yerleri olmayan işletmelerin zarar etmesini sağlamaktan başka bir şey değil. Şimdi bu söylediklerime 'daha ne olsun canım, biz bu soğukta dışarıda donarak sigara içiyoruz, daha ne yapılabilir ki?' diye cevap verecek çok fazla insan var, biliyorum. Ancak şunu söylemeliyim ki 'o sigarayı siz kendi isteğinizle içiyorsunuz kimse zorlamıyor. Kaldı ki soğukta donmak pahasına sigara içiyorsanız bunda şikayet edecek bir durum yok. Zaten üşümeyi göze alarak dışarı çıkıp sigara içiyorsunuz.

Bugün işten çıktım. Çok şiddetli olmasa da yolda rahat rahat yürütmeyen bir yağmur vardı. Şehir merkezinden dolmuşlara doğru yürümeye çalışırken bir yerlerden sigara dumanı geldiğini fark ettim. Son bir kaç haftadır her akşam gittiğim kafe ya da barların ufolarla ısıtılan 'açık' kısımlarında oturup, buna rağmen istisnasız her akşam üstüme başıma sinmiş sigara dumanıyla buralardan ayrıldığım için artık psikolojik olarak açık havada bile sigara dumanından rahatsız olmaya başladığımı düşündüm. Sonra önümden yürüyen adamın sigarasını içerken arkasına doğru tuttuğunu gördüm. Hızlı hızlı yürüyüp adamın önüne geçtim, bu sefer de yanımdan benimle neredeyse aynı hızda yürüyen birinin sigarası...

Şimdi şunu düşünüyorum. Ben yolda yürürken bile sigara dumanına maruz kalmak zorunda mıyım? Sadece kafelere restaurantlara giden insanlar mı sigaradan rahatsız oluyorlar? Ben yolda yürürken, parkta otururken ya da herhangi bir kamu alanında bulunurken başkasının sigara dumanını içime çekmek zorunda mıyım? Bu insanlar için Avrupa'da ya da Amerika'daki gibi 'smoking area', 'smoking cabins' ya da 'smoking room'lar yapılamaz mı? Evet, yolun ortasına! İçen sigarasını orada içsin, kendini zehirleyip çıksın. Durakta on beş dakika boyunca beklerken yanımda on beş dakikada üç sigara içen adamla beraber ben de sigara içmiş kadar olmak istemiyorum.

Bugün artık sinirim iyice bozuldu diye böyle saldırgan bir yazı yazmış bulundum, ama gerçekten gittiğim her kafede, restaurantta açık bölümde de otursam hemen arkamdaki masada sigara içen kadının dumanı tamamen bana geliyorsa, midemi bulandırıyor, hatta üzerime siniyorsa ben de 'dumansız hava sahasının amacı bu muydu acaba?' diye sormadan edemiyorum.

Neyse çok öfkeliyim bu konuda, sigara içen sevgili arkadaşlarım da bu yazıyı okurlarsa üstlerine alınmasınlar demiyorum. Herkes alınsın, ona göre sigara içsinler benim yanımda=)

31 Ocak 2010 Pazar

Bir Ay Sonra: 'Hoşgedin 2010'


Zaman ne kadar çabuk geçiyor ya. Bir baktım en son yazımı blog'uma girdiğim tarih 9 Aralık 2009. Birkaç gün önce bir arkadaşımın 'N'oldu ya artık yazmıyor musun adadan?' diye sormasıyla aklıma geldi, bir baktım hakikaten neredeyse bir ay olacak ben yazmayalı.

Aslında sağda solda kağıt parçalarında, not defterimde, Almanca kitabımın en arka sayfasında zaman bulduğumda yazdığım bir kaç sayfa var ama oturup da buraya yazmaya üşenmişim herhalde. Ya da unuttum mu ne oldu?

2010 biraz hızlı başladı benim için. Yeni bir hayat, yeni bir iş, Sertab Erener'in şarkısındaki gibi yine gülecek nedenler... Ben orada burada koştururken bir baktım ki kendime ayırmam gereken zaman arada kaybolmuş gitmiş.

Neyse, şimdi üzüldüm bak, 'bir daha olmasın' diye uyarıyorum kendimi.