22 Kasım 2009 Pazar

Ayrılamadığınız Sevgili: İstanbul

Hmm evet... Haftasonu yaklaştı, herkes nereye gidilse ne yapılsa diye düşünmeye başladı. Hava buz gibi de olsa bir dışarı çıkılacak, artık o kaçınılmaz son. Tartışmaya bile gerek yok. Ama nereye gidilse?


Benim bu haftasonum belki Adriana Lima'nınki kadar egzotik geçmedi ama bence farklı ve eğlenceliydi. Anlatayım, dinleyin.


Bir kere İstanbul'da yaşıyorsanız eğlence konusunda her zaman beş sıfır önde başlarsınız. Ancak, yıllardan beri her cuma ve cumartesi şu planı izliyorsanız bu iş sıkıcılaşmaya başlar.



1- Herkese saat 8'de, evi en büyük ve parti yapmaya dirençli bir arkadaşın evine gelmesi söylenir.


2- Evi bilmeyenler olma ihtimaline karşı çoğunlukla, evi bilen birinin liderlik edeceği bir grup daha önceden belirlenmiş bir buluşma yerinde toplanır.



3- Herkes kendi içkilerini alır, evde buluşulur ve pre-party başlar.



4- İçilir, muhabbet edilir. Müziğin sesi yükselmeye ve sarhoş olan insanların kahkahaları komşuları rahatsız etmeye başlayınca (ki bu saat 12 civarlarında olur) evden çıkılır ve yüzde 90 ihtimalle Taksim'e varılır.



5- Taksim'de güzel müzik ve ucuz içki gibi kriterler aranmadan herhangi bir bara girilir. (Çünkü kafa o anda her tür müziği kaldırabilir, artı zaten yaklaşık 3-4 saattir içildiğinden her türlü bira ağızda viski gibi tatlanır.)



6- İyice olmuş gençler, yorgunluktan düşüp bayılana kadar dans eder ve sabah 5 civarı evlere dağılırlar. Bazen arada extra-enerjik arkadaşlar çıkar ve sabah kahvaltısı yapıp eve öyle giderler.


Şimdi... Bu çok klasik bir plandır. Artık modası geçmiştir. Hep aynı şeyler, aynı mekanlar. Bunun haricinde fasıl bir yere kadar idare eder ama keman da bir saatten sonra kafa şişirmeye başlar, göbek atmak yerine insanlar tepine tepine dans etmek isterler. Benim çok sevdiğim, her zaman da destekçisi olduğum mülayim ev partileri vardır ki bunlar en eğlenceli olanlardır. Rahat, güvenli, samimi ve seviyelilerdir.



Benim bu haftasonuma gelince.. Uzun zamandır bunların hepsini deneyimlemiş ve çoğundan sıkılmış biri olan ben ve bir kaç arkadaşım farklı bir şeyler yapmak istedik. Geceye Taksim'in gayet bilindik bir barı olan Küçük Beyoğlun'da demlenerek başladık. Hem birşeyler atıştırdık, hem de güzel müzikle biraz beynimizi boşalttık.


Oradan sonra sinemaya gitmeye karar verdik. Aslında bu hiç de değişik bir fikir değildir. Ama normalde gece eğlenmeye çıkıldığında da pek tercih edilen bir alternatif de değildir. Her neyse zaten biz Rüya Sineması'nın kapısında filmlere ve seanslara bakıp karar vermeye çalışırken tüm seansları kaçırdığımızı fark etmemiz çok uzun sürmedi. Oradan herhangi başka bir sinemada başka bir filme gitmek için İstiklal'de yürüyüp tek tek sinemalara bakmaya başladık.



Her kafadan farklı bir ses çıktığı için, hangi filmin hangi seansına gideceğimize bir türlü karar veremedik ve Yeşilçam Sineması'nın giriş salonunda şunları yaptık: Birkaç arkadaşla karşılaşıp hangi filme gideceğimiz üzerine muhabbet ettik, masaj yapan koltuklara oturup, kimin yanağının daha pürüzsüz olduğuna dair muhabbet ederek birbirimizin yanağını okşadık, tuvalete gidip geldik, etraftaki insanlarla dalga geçtik, aramızda olmayan başka insanları arayıp sinemaya gelip gelmeyeceklerini, gelselerdi hangi filme gelirlerdi diye sorup, en sonunda hiçbir filme gitmeme kararı verip tam 1 saat (altmış dakika) sonra sinemadan çıktık.



Evet bize de çok boşa harcanmış bir 1 saat gibi geldi ama daha önceden yapılmamış bir aktivite olduğu için ilk olma özelliği taşıyordu. Gecenin bu bölümünde Barcelona'da bir çay ve pasta molası verdikten hemen sonra Asmalımescit'e doğru yürümeye başladık. Aslında benim için heyecanlı olan kısım şimdi başlıyordu, çünkü buradan sonra geceye sadece iki kız devam edecektik. Ben ve hayat arkadaşım Eda=)



Saat yaklaşık birdi. Tamamen amaçsızca, ne yapmak istediğimizi bilmeden Sofyalı Sokak'ta yürümeye başladık. Sonra tamamen spontane olmasını istedik ve Faces'in yanındaki tekila shot'çının önünde iki shot yaptık. Yanımızda iki çocuk durdular ve 'kızlar neyi kutluyorsunuz? Evlilik yıl dönümünüz falan mı?' dediler ama onlarla pek muhabbete girmek değildi niyetimiz. Saçma sapan bir cevapla onları sepetledikten sonra tekrar yürümete başladık.



Birkaç arkadaşa rastladık ama kimsenin yanına gitmedik. Faces'de okuldaki Erasmus grubundan insanlar vardı, belki sonradan uğrarız diyip hafif baş dönmemizle beraber Babylon'un hemen karşısındaki tahta platforma sokaktaki insanların çoğu gibi oturduk.



Yanımıza önce pis, kötü giyimli bir dilenci amca geldi. Eda'nın elini zorla kendi siyah ellerinin arasına aldı ve öptü. Sonra da ona 'seni seviyorum' dedi. Sonra benim elimi öpmeye kalkıştı. Ben bir şekilde adamı atlattım ve adam da 'biraz sonra geliyorum, bekleyin' dedi ve uzaklaştı. Büyük ihtimal deli bir amcaydı ve zaten bize sözünü tutmadı. Bir daha gelmedi=)



Biraz geçmeden yanımıza biri keman, diğeri darbuka çalan iki amca geldi. Sanki ikimiz yeni evli çiftler gibi görünüyormuşuzcasına 'Hatırla Sevgili' şarkısını çalmaya başladılar. Sokaktaki diğer insanlar bize bakıp gülerken, biz de tekilanın etkisiyle acaba gerçekten sevgili mi oluyoruz diye sorgulamaya başladık=) Bu bir rastlantı olamazdı. Bir gecede ikinciye böyle bir yakıştırmaya maruz kalmıştık.



Adamlara bahşiş vermeyeceğimizi açıkça söyledikten ve onlar da gittikten sonra yanımıza iki tane çocuk gelip oturdular ve sanki on yıldır arkadaşmışız gibi bizle konuşmaya başladılar. Biz de aynen sanki yıllardır arkadaşmışız gibi Twilight'tan falan bahsetik, güldük, eğlendik. Sonra gittiler.



Hafif üşüyünce, sokaktaki her 10 metrede bir konulmuş ufo'larda ısınmak için kalkıp dar sokaklarda tekrar yürümeye başladık. O sırada yanımızdan yürümeye başlayan 4 tane çocukla 'bu ülkedeki kızların tanımadıkları erkeklerle konuşmakta fazla çekingen oldukları, ama Türk erkeklerinin de fazla açgözlü oldukları, Serdar Özkan'ın yeni çıkan kitabı Kayıp Gül'ün nasıl bir kitap olduğu ve çocuklardan birinin Julia Roberts'ın bir filminde bana benzettiği kız hakkında konuştuk. Çocuklar daha sonra söz verdikleri gibi yolun sonunda bize iyi geceler diyerek ayrıldılar.



Birkaç dakika sonra hızlı hızlı yürürken bize doğru gelen bir arkadaşı gördük. Yanımızdan geçerken son anda o da bizi gördü ama sadece birbirmize el salladık, gülümsedik ve durup konuşmaya bile yeltenmedik. Bu çocuk, yazın evine gidip 4-5 gün yazlık evinde tatil yapmış olduğumuz bir çocuktu. Ve biz o anda Eda ile çok da vefasız olduğumuzu fark ettik..



Tekilanın etkisiyle her şey daha eğlenceli mi geliyordu yoksa sokağın başında masasında oturup arkadaşlarıyla içen bir çocuğun sandalyesiyle beraber arkaya düşmesi gerçekten çok mu komikti ayırt edemedik. Ama tüm sokağın çocuğa dönüp gülmesi, hatta kafenin üstündeki apartmanın ikinci katından bir adamın çıkıp gülerek düşen çocuğun fotoğrafını çekmesi olayın komikliğini kanıtlıyordu. Ya da tüm sokak gece 3 itibariyle sarhoştu.



Sokakta yürürken bağırarak şarkı söyleyenler, düşenler kalkanlar, fotoğraf çekenler, kavga çıkarmış gibi yapıp insanlar bunu yediğinde gülme krizine girenler... Sanki sokaktan her geçeni tanıyorduk, çünkü her geçenle bir iki laflıyorduk. =)



Bir ara Faces'e girip biraz dans ettik, ısındık ve garsona daha önce içki aldığımıza dair yalan söyleyip yanımızda dans etmeye çalışan 3 erkeği hiç takmadan eğlendik. Ama nedense bir bar ya da gece klübündense sokakta oturup insanlarla muhabbet etmek ve sarhoşluğumuzu paylaşmak daha ilginç geldi.



Bu günün benim için önemli bir özelliği vardı. O yüzden bütün bunları uzun uzun anlattım. O gün, tanıdık tanımadık demeden herkesle muhabbet eden, fazlasıyla sosyal ve rahat, belki içkinin de etkisiyle olması gerekenden daha eğlenceli, sakız satan çocuklarla ciddi muhabbetlere giren, dilenci amcaya içmesi için bira ya da sigara veren bir insan topluluğuyla karşılaştım Asmalımescit'te.



Bu yeni bir şey mi? Hayır. Ama sanırım ben İstanbul'un renkliliğinin, her çeşit insanının, eğlence tarzının dünyadaki her yerden farklılığının güzelliğini ve insanı kendine bağlayışını yeni fark ettim. Uzun zamandır buralarda yaşamak istemediğimi, buralardan gitmek istediğimi kendime söyleyip duruyordum. İnsanlardan, trafikten, karmaşadan, düzensizlikten şikayet edip duruyordum. Ama o gece anladım ki ben buraya aidim ve burayı seviyorum.



İstanbul'u seviyorum ve sanırım İstanbul'dan başka bir yerde yaşayamam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder