Ne güzel zamanlardır güneşin yüzümüzü, kollarımızı dikenler batarcasına yaktığı, sahildeki her kafede eğlenceli, hareketli şarkıların çaldığı, kızların yanık tenlerini rengarenk incecik elbiselerle sardığı o günler. Şeker kokulu hafif meltemler eser, yanık tenlerimizi ferahlatır. İnsanlar evlerinden dışarı atarlar kendilerini, yirmi dört saat sokakta yaşamaya başlarlar.
Ancak her güzel şey gibi yazın da sonu gelir. Hepimiz üzülürüz. Havaların soğuyacağını, fırtınalı, rüzgarlı günlerin geleceğini düşünür şikayet eder dururuz. Ekim-Kasım aylarında yavaş yavaş yazın gezentiliğini bir kenara bırakır, evlerimize çekiliriz. Çünkü artık dışarı çıktığımızda ellerimiz, burnumuz üşümeye başlamıştır. Her geçen gün eve daha da kaparız kendimizi. Hatta benim gibi ruh hali havanın değişmesi ile değişen insanlar yavaş yavaş depresyon belirtileri göstermeye başlarlar.
Şimdi yine aylardan kasım. Bugün neredeyse bütün gün, evin en küçük odasındaki pencerenin kenarındaki koltukta oturdum. Gün boyunca yağmur durmadı. Jaluzileri açtım. Bir yandan yağan yağmuru izledim, bir yandan The Beatles şarkıları dinledim.
Normalde yağmuru hiç sevmem. Ama bugünkü yağmur o kadar güzeldi ki, saatlerce yağsın ben de elimde sıcacık kahvemle bütün gün onu izleyeyim istedim. Böyle şimşekli, gökgürültülü, rüzgarlı yağmurlardan değildi. Hava koyu gri ama çok sakindi. Camlara vuran yağmur damlaları o kadar huzur verici bir ses çıkarıyordu ki birden 'acaba ben kışı da seviyor muyum?' diye düşünmeye başladım.
Sonra aklıma daha önceki kışlar geldi. Fırtınanın camları kırmasından korktuğum, gemilerin alabora olacakmışçasına denizin üzerinde ayakta kalma mücadelesi verdiği, uçan şapkasının arkasından rüzgara küfür eden yaşlı amcanın söylene söylene evine gittiğini gördüğüm günler. Hepsi beni o kadar karamsar yapmıştı ki...
Sonra aklıma birkaç yıl önce ocak ayında yaptığım bir dağ tatili geldi. En yakın dostlarımla çıkmıştık o sene dağa. Sadece bir haftalığına. Orayı düşündüm. Şehirden bir saat uzaklıkta dünyanın en huzurlu yerlerinden biri.
Hani sessizliğin sesini dinlemekten bahsederler ya, oraya vardığımızda gerçekten de karın sessizliği kulaklarımı çınlatmıştı. Şehrin gürültüsünden bir anda sıyrılmak mükemmel bir duyguydu. Kışın da kendine özgü güzellikleri olduğunu düşünmeye başladım.
Dağda heryer o kadar huzurlu ve sakin olur ki, kendi konuşma sesinizden bile rahatsız olursunuz. Saatlerce otelin penceresinden çamları örten karı izlersiniz, gözleriniz her yeri beyaz görmeye başlayıncaya kadar. Dışarı çıkarken giydiğiniz eldivenleriniz, botlarınız, atkınız ve bereniz tüm vücudunuzu öylesine sarıp sarmalar ki kendinizi gereğinden fazla güvende hissedersiniz.
Bazı yerlerde dizinize, bazı yerlerde belinize kadar gelen karın içinde bata çıka yürürken çok uzaklardan müzik seslerini ve yaşlı kadınların genç kahkahalarını duyarsınız. Bütün sesler, birbirinden arınmış bir şekilde gelir kulağınıza. Hepsi ayrı ayrı... Kafanızı kaldırıp masmavi gökyüzüne doğru uzanan dağa baktığınızda kendinizi birden çok küçük hissedersiniz. O an yapılacak en iyi şey, olduğunuz yerde karın üzerine yatıp, en sevdiğiniz şarkıyı mırıldanmaktır.
Özgürlük, işte o kızağın üstüne oturup, dağın en dik yamacından kendinizi hiçbir şey düşünmeden, tüm hızınızla bıraktığınız andır. Buz gibi karlı rüzgar yüzünüzü dondurur, gözlerinizi açamazsınız ama bu rahatsız etmek yerine tüm endişelerinizi, stresinizi ve gerginliğinizi toplayıp dağın diğer tarafına uçurur.
Soğuk tüm iliklerinize işlemiştir. Küçük bir kafenin kapısını açıp içeri girdiğiniz anda, önce yüzünüze çarpan sıcak hava bir kaç saniye içinde tüm vücudunuzu kaplar. Tek tek her hücrenizin ısındığını hissedersiniz. Eldivenlerinizi çıkarıp, köşede yanan ateşte ellerinizi ısıtmaya başlarsınız. Tüm vucüdunuzun ısınıp, hala sadece burnunuzun buz gibi olduğunu fark ettiğinizde gülümsemekten fazla bir şey yapamazsınız.
Akşam üstü yemekten sonra şömine başında dostlarla içilen sıcak şarap tüm günün yorgunluğunu bir çırpıda alır. Hele şaraba güzel bir sohbet eşlik ediyorsa, yüzyıllardır yapılamayan mutluluğun tanımını yapıverirsiniz oracıkta. Yanaklarınız yanan ateş ve biraz da şarabın etkisiyle pembeleşir. Çatlamış ellerinize bakar gülersiniz. Gözleriniz ağır ağır kapanmak isterler. Şöminenin başında kıvrılıp uyuyan kedileri o an en iyi siz anladığınızı düşünürsünüz.
Bir yandan gece ilerledikçe karınlar acıkır ve etrafta birkaç üşengeç olmayan insan varsa onların da teşvikiyle tekrar kar botları, tulumlar, montlar, bere ve eldivenler giyilir gecenin bir vakti karın hiç basılmadığı bir yerde sucuk ekmek yapmaya gidilir. Sadece karnı değil, ruhu da doyurur o sucuk ekmek partileri. Hep beraber kış şarkıları söylenir, ateş yakılır, kartopu oynanır. Ertesi gün büyük bir ihtimalle hasta olunacağı bilinse de kimse karın üzerinde yattığı yerden kalkmak istemez. Benim gibi bazı kızlar da, diğerlerini karda melek yapmaya zorlarlar!
Sonra bir an, benim şu anda yaptığım gibi kış mevsiminin de kendi içinde ayrı bir büyüsü olduğunu fark edersiniz. Aslında sadece kış mevsiminin pozitif yanlarını değil, hayatın pozitif yanlarını görürsünüz. En nefret ettiğimiz ve en fazla kaçtığımız şeylerde bile, onlara direnmez ve güzel yanlarını görmeye çalışırsak yüzümüzde küçük bir gülümseme bırakabilecek binlerce şey olduğunu görürüz.
Ben bunu bugün anlamadım. Sadece uzun süre önce, böyle olduğunu unutmuştum. Bugünkü yağmur bana bunu tekrar hatırlattı.
12 Kasım 2009 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder